Fotoğraf Çerçevesi

Bugün çıktığımızda uzun zamandır plan yapıp da almayı geciktirdiğim çerçeveliklerden birini aldım. Sekiz tane fotoğraf giriyor içine, dağınık bir şekilde sıralanmış, siyah beyaz renklerde…

Akşam olup da iki numarayı yatırır yatırmaz eskiden biriktirdiğimiz, Zo’nun bu yaşına denk gelen abla fotoğrafları buldum Antalya’dan…

Chloe doğar doğmaz tarihleriyle fotoğrafçının verdiği hani Kodak albümleri vardı eskiden her fotoğraf tab edildiğinde verilenden, onları sıralandırmışım. Bir sürü hatıra birikmiş yine.

Üç yıl kaldığımız Antalya…Nasıl anlatsam ki? Evet orada para kazanmak, birikim yapmak hayaldi, ayrılmamızın başlıca sebeplerinden de biriydi bu fakat yine fotoğraflara her döndüğümde fark ettiğim içimde kaldığımız her evin bir izinin olması.

Aslına bakacak olursam ben yaşadığımız tüm evleri çok sevmişim. İlk Göztepe, bir oda, kocaman bir salondan ibaret giriş altı, ardından Bursa, Doburca…Antalya, Tarabya ve Arap Emirlikleri…

Bu evlerin tümüne baktığımda çok doğru ışık alan mekanlar olduğunu hatırlıyorum. Kapıcı dairesinin yanında yaşarken bile evin içine girenin ilk söylediği sözdü ne kadar huzurlu olduğu evin…Gelip de bende uyuyakalan bile olmuştur :)

Ve bir numaranın 2 yaşı ile iki numaranın 2 yaşlarını yanyana getirdim fotoğraflarda. Elde ettiğim malzemeye ben bile inanamadım. Ne kadar unutmuşum bu yaşlarını birinci kızımın diye hayıflandım. Zozo’ya mesela çok hareketli yok birincisi böyle değildi diyoruz ama öyle olmadığını birkaç fotoğraftan hatırladım.

İnsan aklı herşeyi depolayamadığı için evlatlarının küçüklüğünü bile silebiliyormuş yani. Arada sırada o eski albümleri karıştırmak herkese çok iyi geliyor, bana inanın.

Nasıl Geldim Buralara?

Birkaç gün önce Google ve Digitürk’ün kavgalaşması sonucunda taşınmak zorunda kaldım. Bundan memnun muyum? Asla değilim, insan zaman zaman kendi ezbere bildiği bloğuna bile fotoğraf yüklerken üşeniyor da şimdi tekrar sil baştan yap, formatları anla tüm yazıları (211 olmuşçaktırmadan) transfer et…Bakalım tüm bunlar hangi hızda yaşanabilecek ya da yaşanacak mı?

>Beyin Fırtınası

>İçimde bir yerlerde, özellikle de dinlemeyi bildiğim zamanlarda ortaya çıkıp bir cümleyle olaya nokta koyan çok bilge bir yan var.

Geçenlerde ki bu genelde yemek yapıp, bulaşık yıkarken ya da ütü yaparken belirir, bana dedi ki ” Bulunduğun anla mücadele etme, yalnızca kabul et ve keyfini çıkart.”

Bugün arkadaşımla sabah parkta çocukları buluşturduğumuzda yine aynı konu açıldı. Arkadaşım şöyle dedi; ” Al işte dişçi ağzıma bir küçük dolgu yaptı ve 2000-2500 dirhem, bense o zamanı evde bulaşık yıkayıp yemek yapmakla harcıyorum ve hiçbir şey kazanamıyorum!”

Bu durumu anlamakta hiç zorluk çekmiyorum çünkü hayatımın belki de dörtte üçünü yapamadığım ne varsa ona dırdırlanmakla geçirdim ve daha şunun şurasında iki gün önce bu cümle kafamda belirdiği an nasıl da “an”ları kaçırdığımı, bu yüzden de sürekli sinir küpü dolaştığımı düşündüm.

Mesela en yakınından örnek, atıyorum, Arap Emirlikleri’ne gelmişsin, kadınlar neden kapalı? Kadın hakları nerede?!!! diye kendi kendini hırpalıyorsun, değil mi? Fakat burada yaşadıkça işin aslının dini yön bir kenara insanların kendilerini kültürleriyle tanımlamak olduğunu, dünyanın dört bir yanında en demokratik geçinen halklarda bile haksızlıkların zaman zaman tepe yapabildiğini, en azından bari bu ülkenin kendini tanımlama açısından dürüst davrandığını ve doğrularından ödün vermediğini düşünüyorsun.

Din zaten kültürün bir parçası hatta kaynağı değil midir? Dikkat edilecek olursa mesela giyim tarzı ve alışkanlıklar anlamında Müslümanlık çok Araptır, zaman içinde yorumlarla, insanların farklı algılamalarıyla şekil değiştirmiştir.

Bu tip örnekler istenirse sonsuza değin çoğaltılabilir. Evin içinde kullanılan malzemeler neden bu kadar dandik? Bürokrasi bu kadar yavaş işlemek zorunda mı? Kadın erkek eşitliği denen şeyden bu insanların haberi var mı?…

Sinirlerini mi geriyor? Uzaklaş!

Kendi hayatında değiştiremediğin ya da seçiminden kaynaklanan bir durum mu? Kabul et ve sefasını sür!

Çünkü herşeyin kendine göre bir sebebi oluyor bu dünyada. Bazısının zamanla ve yaşadıkça ne olduğunu anlıyorsun, bazısında ise beynin arızalanır gibi oluyor. Ama hayat denilen bu karmakarışık sahnede hiçbir şey öyle pat diye dışardan görüldüğü gibi ilerlemiyor. Konuşmadan ve bir fikir sahibi olmadan önce çok merhaleyi arkada bırakman gerekebiliyor kimi zaman.

Düşünürsen, inanmazsın ama ırgat gibi çalışıp da eve geldiğinde bir de çocuklarının ödevleri, ihtiyaçları, sevgisi, evin işini omuzlanmak zorunda olan ve bir kere de nefes almayı özleyen çok anne var. Sen bir yerde onların yerindesin. Tamam belki para kazanamıyorsun ama çocuklarına hasta olduğunda bakmak için elalemin öküzünden izin dilenirken bir de azar işitmiyorsun. Belki istediğin gömleği ayakkabıyı alırken iki kere düşünüyorsun ama ahanda şuraya oturmuş ve bulaşıkları yarıda kesmiş bir şekilde şu yazıyı aklına geldiği an dillendirebiliyorsun.

Böyle düşündükçe bir bakıyorsun sinirlerin sakinleşmiş, yatışmışsın. Kime faydası oldu bokuyla kavgalı olmanın? Kimseye!

Bir de artık sen insan yetiştirmeye çalışan bir anneysen kesinlikle fayda sağladı çünkü bu sürekli titreşen halin, barut fıçısı ruh durumun artık kendini zamanın keyfini çıkartan birine dönüştürdü.

Ha bunu yapmak kolay mı? Kesinlikle çok zor. Özellikle bizim gibi ” Çalışıp paranı kazanacaksın, öyle çoluk çocuk koca bilmemne hiçe sayacaksın, kendine bakacaksın!” tarzı yetiştirilen bir nesil için neredeyse imkansız. Ne kadar dırdırlanırsak aslında “ev hanımı” olamayacak(!) kadar zeki, diplomalı, akıllı kadınlar olduğumuzu sanıyoruz.

Ama aslında farkında değiliz ki bir gün bu yetiştirmeye çalıştığımız çocuklar annelerini gençken düşündüklerinde, onlarla gülüp eğlenerek zamanın keyfini çıkartan insanlar değil, sürekli çevrelerine titreşen, olumsuz bir enerji yayan (bunu gariptir ki bebekler dahi hisseder) somurtuk, yaptığı işi beğenmeyen, dolayısıyla çocuklarıyla da vakit geçirmek istemeyen kadınlar olarak hatırlayacaklar. Kocalar ise evlendikleri o cıvıl cıvıl kızlar nereye gitti de bu nusubet meymenetsiz, sürekli sağlıksız dırdırcı insanlar geldi yerine diye soracaklar kendilerine. Belki bizlerle evlendiklerine bin pişman olacaklar.

Doğru mu?

Artık anneler olarak hangi safdayız bir karar verme zamanıdır.

Çocuklarımızın geleceklerindeki anneleri güzel hatırlamaları anlamında bu bence en önemli görevimizdir.

>Biyoritm Denilen Boktan Şey.

>Kesinlikle dönemlerim oluyor. Aynı bedenin içinde bu kadar farklı ruh hali yaşanır mı anlamak imkansız bir şey.

Mesela şu aralar domuz gibi yiyip, üzerine yatma fikri inanılmaz derecede çekiyor beni. Sonra bir şekilde sağlık gurusuna dönüşüyorum, hiç yorulmadan ve spor yapma isteğiyle kıvranma moduna giriyorum.

Fakat işin tuhaf tarafı eskiye oranla yediklerime dikkat etmediğimde ve beraberinde spor da yapılmadığında alınan kilolar… Hemen, sanki arka fonda beni tuş etmek için bekliyorlar gibi bir halleri varmışcasına bir bekleyiş…

Bence bu biz kadınlarda daha sıklıkla yaşanan bir durum. Nedeni ise bir şekilde dengesi değişen hormonlar. Hep erkeklerin söyledikleri bir şeydir ya “Siz kadınları anlamak imkansız gibi bir şey” Biz kendi kendimizi anlıyormuyuz ki be kardeşim?!!

Son birkaç zamandır evin detayları ilişiyor gözüme. Camlar sürgülü, birbiri içine geçiyor ve dışardan cam yıkamak denilen olay imkansız, geldiğimde bir tanesini çıkartıp odanın ortasına koyarken aklım da onunla çıkıyor sandım ama bir kere kaldırmış da bulundum. O sürgülerin arasına giren tozun yapışıklık derecesini anlatmak zor. Bir odayı ancak bitirebildim, sonra bugün antreyi elden geçirdim fakat çok sevimsiz bir iş. Bir elde tornavida, onun destek verdiği yumuşak bir bez, aralara gir iğrenç pisliği topla makinaya ince uç tak ve içine yolla. Hayır kadına yap desen birincisi anlatana kadar imanın gevrer, ikincisi yaparken içinden binbir küfür sallar, varsın ben yapayım o zaman da.

Bir de klimaların oda çıkışları var. Her odada genelde iki tane. Bazılarında oluşmuş bulunan pisliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır yemin ederim. Dört tane vidayla tutturulmuş bulunup, yerinden çıkanı, üzerine badana sürülüp, vidaları paslanıp yerinden oynatılmayanı var. Peki bunlar nasıl temizlenir?!!! Yerinden çıkınca da bitmiyor çıkan kısımda süpürge ve atılmak üzere kullanılacak bir düzine bez lazım lakin bu kir herhalde ev yapıldığı beri birikenden :( (( Yani bir on yılı vardır diye düşünüyorum.

Ancak merdivene çıkıldığında görülen buzdolabının üzeri ise allameydi bugün. Arka kısımda kalan ve oldukça yüksek bir tavana bağlanan fayanslar ise üzerine bez sürüldüğünde karardıklarını gösterdiler hain hain…

1 numaralı kızım büyüyor. Eskiden benim de başımdan geçen dönemleri yaşıyor gibi. “Ben nereye aitim?” sorusu…”Neyle ilgileniyorum?”

Bir kısım kız çocukları insanı şaşırtacak denli kadınsı… Şu aralar aralarındaki konuşmaların temeli rujlar ve kıyafetler…En sevilenlerin bile değişimleri, uzaklaşmaları can yakıcı. Kızımdan daha çok ben mi üzülüyor, üzerime alınıyorum bilemiyorum ama kendi kendime yaptığım telkinde şöyle; ” Sen O’nun hayatını yaşayamazsın, bunlar O’nun tecrübeleri.” Evet doğru…ama…işte bir de böyle bir ama’sı var.

Bütün bunların yanında O’nunla ilgilenilmesi bekleyen, herşeyin sittir kıvamıyla arkada kalmasıyla beraber parka çıkarılması gereken 22 aylık ufaklık…

Üzerine her dışarı seyirttiğimizde ” Beni de götürmüyor musunuz?” diye ağlamaklı bakan dört ayaklı…

Diyorum ya öküz gibi tıkınıp üzerine yatasım var diye boşuna değil!

Bir daha dünyaya gelirsem yemin ediyorum son derece geniş bir insan olacağım, yapılmış yapılmamış umrum olmayacak ahanda buraya yazıyorum.

>Dünyanın Sonu mu yoksa Dünyalının Aydınlanması mı?

Saat sabaha karşı üç…Okulun tüm saatleri duruyor, bilgisayarların elektrik bağlantısı ve okul çevresinde bulunan tüm kameralar kapanıyor. Alarm sisteminin polis karakoluna bağlı olmasından dolayı okula polis geliyor. İki güvenlik görevlisi ne olduğunu anlamadıkları ama yine de ortamda bir olağanüstülük sezdikleri için şaşkınlar…

Saat altıbuçuk… Okulun müdürü geliyor. İlk yaptığı şey gözlemlediği şeylerin fotoğrafını çekmek oluyor. Bazı yerlerde küller var ve okulun giriş kapısına doğru yerde bir şekil keşfediyor.

Üçgen…Bu üçgen birbirine üç küre ile bağlanmış, çevresinde küçücük toynakları andıran ayak izleri ama onlar da yeşil alandan çıkınca birkaç adım sonra yokolmuşlar…

Derken, yine kapının orada bir hareket sezip kamerasını çeviriyor ve bu sefer de havada tanımlanamayan cismi fark ediyor. O anı da fotoğraflamayı başarıyor. Bir de video kaydı yapabiliyor. Çocuklar gördükleri fotoğraftaki cismi hoola hup a benzetiyorlar.

Aynı gün içinde üç çocuk beden eğitimi dersinde tanımlanamayan uçan bir cisim gördüklerini söylüyor. Okul erkanı bütün bu olanlara bir anlam veremese de bu işe bir isim koyacak profesyonelleri okuldaki tüm çocuklar evlerine gittiklerinde okula davet ediyorlar.

Üçgeni kırmızıya ve adımları da belirgin olması için yeşile boyayıp o bölgenin çevresini koruma altına alıyorlar. Ayrıca, çocukları da hiçbir şeye dokunmamaları çünkü bilinmeyen bir etki ile karşılaşabilecekleri konusunda uyarıyorlar.

Saat öğleden sonra üç…Okula giderken hayatımda ilk defa fotoğraf makinamı da beraberimde götürüyorum. Düşünün ki zaman zaman küçük kızımın ayakkabılarını unutup kelaka yerlerde yalnıyak dolaşmasına sebebiyet veren bir insanım. Büyük kızımın ise resim kursu var ve okuldaki tek uzun günü…Bu tür konulara ise, tesadüf bu ya (!) geçen sene sanki herşey bir düzeneği gösterir gibi Wiltshire bölgesinde Türkçe çevirisi Çember Tarlaları olan Crop Circle’lardan birine gittiğimiz için son derece aşina.

Yani, anlattığım hiçbir şey bir film kurgu sahnesinden alıntı değil. Bugün o deli, zaman zaman fırtınamsı şekilde esen rüzgarın eşliğinde büyük kızımın anlattığı ve okulda yaşanan bir olay…Okul çıkışı sağ taraf yeşilliğin üzerinde gördüğüm sembol son derece aşina olduğum bir şekil…

Ben Çember Tarlalarını ilk Eric Von Daniken’in kitaplarından tanımıştım. Yaklaşık bir yıldır eşimin de ilgisiyle bilgilerim tazelenme şansı buldu. Bu olay Avrupa’nın birçok bölgesinde tarlalarda görülen bir fenomen. 1980 lerden itibaren yükselen bir iğmeyle ortaya çıkan bu durum çok karman çorman şekillerin bir anda belirmesiyle kafalarda soru işaretleri yaratmaya başlamış.

İnsan eliyle yapılan şekillerden birinde ki bu gayet basit bir araba, bir haftayı alan bir çalışma gerekli olmuş. Oysaki bu kompleks şekiller insanların anlamadığı kadar hızla ortaya çıkıyor, oradaki ürünün (ekinin) DNA sını değiştiriyor ve hiçbir zaman o ekin artık eski haline gelemiyor. Yapılan işlemde ortaya çıkan ısı günlerce ve hatta haftalarca hissedilebiliyor. Öyle ki, bazı yerlerde o bölgeye gelen insanlar oradaki enerji farkını hissettiklerini söylüyorlar. Ayrıca bu tip mekanlarda meditasyon yapan gruplara da rastlamak mümkün…

Çok ilginçtir ki 11.1.11 tarihinde kızımın okulunda bulunan ve kafalarda soru işaretleri yaratan bu şeklin de bir hikayesi var. Bu hikaye ise Steven Greer ile doğrudan bağlantılı…

Steven M. Greer, 1992 yılında kendi kurduğu ve aralarında yazarların, araştırmacıların da bulunduğu 50-60 kişilik grubuyla İngiltere Wiltshire bölgesine gider. Ortada planlanmış bir amaç olmamasına rağmen akla birden dünya dışı zeki varlıklarla meditasyon yoluyla iletişim kurmak gelir .

Bunu yapmak için seçilen alan aynı zamanda Stonehenge, Avebury, Silbury Hill gibi tarih öncesi yaşam alanlarının olduğu İngiltere’nin Wiltshire bölgesidir. Fakat ne yazık ki zihinlerinde o anda gönderecek bir resim yoktur. Aşağı yukarı on dakika süren bir beyin fırtınasının ardından bunun bir şekilde Steven Greer’ın da baştan beridir bir şekilde bildiği ya da hissettiği bir biçimde içinde küreler barındıran bir üçgen olmasına karar verilir. Meditasyon aşağı yukarı 20 dakika sürer, yapıldıktan ve imaj yukarıya yansıtıldıktan sonra ellerindeki fenerlerle aynı şekil gökyüzüne çizilir gibi yapılır.

İşin ilginç kısmı bundan sonra olacaklarda…Meditasyon ertesi herkes diğer ekin tarlası fenomenlerini incelemek üzere normal gözlemlerine ve araştırmalarına döner. Daha iki gün geçmeden crop circle larla ilgili görüşmeler için bir çiftlik evine gittiklerinde Çember tarlalarını araştıran farklı bir gruptan yeni bir şeklin ortaya çıktığını ve çok etkileyici olduğunu öğrenirler. Söylenilen alana geldiklerinde ise heyecan had safhadadır çünkü şekil aynı meditasyonda yansıttıkları imajdan başka bir şey değildir. Grubun logosu işte bu şekilde ortaya çıkmış olur.

Aklımda bugünle beraber bir bulmaca gibi oturan imajlar… Hepsi biraraya geliyor. Üç gün önce gördüğüm rüya…Evimizin yüksekçe bir yerde olması, penceremizin önüne gelen UFO, içinden inen ve bize doğru dönüp bakan upuzun boylu beyaz dünyadışı varlık… Dün gece yatmaya giderken eşimin CSETI logosunun müziğiyle meditasyon yaptığını öğrenmek,. Arabayı okula doğru sürerken star child adı verilen ve zamanımızdan 400 yıl önce bir mağarada bulunmuş, yarı dünya dışı, yarı dünyalı varlıkla ilgili videoyu şiddetle düşünmem ve hayatımda ilk defa okul için yanıma aldığım fotoğraf makinamla okulda ortaya çıkmış SCETI logosunun fotoğrafını çekebilmem…Belki hepsi uydurmaca, algı yanılması, delilik…

Bütün bu anlatılanların bir deli saçması olduğunu düşünen onlarca insana rağmen Steven M. Greer’ın dünya dışı zeki yaşamla ilgilenen kişilerce son derece ciddiye alınan bir kişilik olduğunu söylemek isterim. Bunun başlıca sebebi, CSETI adıyla kurduğu ve hiçbir kar amacı gütmediği grubu ile yürüttüğü “Kamuoyunu aydınlatma Projesi” (Disclosure Project).

Bu proje ile ellerinde biriken 400 den fazla devlet, askeri veya kişisel dünyadışı zeka tecrübelerinin paylaşımını sağlamışlar. Döküman ve arşivlerle iddialarını desteklemişler. Ayrıca, bu konunun içinde yeralan ve dünya dışı zekadan dünyaya bir şekilde aktarılmış fakat ne yazık ki günümüze kadar saklanması başarılmış olan bedava enerji kaynakları konusu üzerinde de çalışmalar yapılmış.

Bu kaynakların devletler tarafından saklanılması son derece mantıklı değil mi? Günümüzde dünyamızın en büyük bağlayıcılık kaynağı enerji değildir de nedir? Vatandaşların devlete hayatları boyunca ödediği elektrik, su, ısınma…Aynı şekilde devletlerin birbirine olan bağımlılıkları…Bu zincir kırılırsa kim diğerinin üzerinde hakimiyet kurabilir ki?

Bu bağlamda Steven Greer ölüm tehtidleri almış. Asistanı Shary Adamiac öldürülmüş. Kendisi de bir şekilde(!) kanser hastalığına yakalanmış ama kurtulmuş.

2012′nin gelmesi kimilerince belki dünyanın sonu, belki zihinsel bir aydınlanmanın başlangıcı ya da ölümün başka bir boyuta açılan kapısı…Yani bir diğer şekilde her iki taraf da haklı. Dünyanın sonu mu bilemem ama bana göre bir şeyler oluyor. Bilgi her an akmakta, herkes her an evinin odasından en detaylı bir araştırmayı yapabilecek güce erişti. Rusya dışında tüm ülkelerin devletleri yorumsuz(!) bir şekilde UFO dosyalarını açtı.

Bana kalırsa “Yakında UFOlar gelip, bizleri mi yiyecek?” “2012 dünyanın sonu mu?” gibi ucuz edebiyatlar yerine, bu varlıkların bizlere bizim düşündüğümüzden de yakın olduklarını bilmek ve tez elden, dünyanın hayrı açısından sürekli saklanan, üzerinde savaşların çıkartıldığı enerji kaynaklarının temize dönüştürülmesinde çaba sarfetmek gerekiyor. Bildiğim en önemli noktalardan biri din anlayışında büyük devrimler yaşanacağı…

Peki bu değişimler nasıl mı olacak? İşte orası çok büyük bir güce sahip olan biz toplumlara ve şu günlerde esas aydınlanmalara baz teşgil eden “Bilgiye Erişme Hürriyeti”nde yatıyor.

Bunu başarmak evren ananın yararına ise el ele vermenin zamanıdır.

Not: CSETI nin YouTube linki de mevcut.

>Samimiyetsiz Zibidilikler

>Valla bakıyorum da eski zamanlarıma, ben çocukken eve geldiğimde burnuma çalınan puaça kokusuyla kendimden geçen bir tiptim. Annemi bir kere bile benimle ödev yaparken hatırlamam, hep koşturup dururken bilirim. Bizim birarada olduğumuz dönemler ya alışverişe çıktığımız zamanlardı ya da üye olduğumuz klüpte…

Aslında o zamanlarda bile arkadaşlık ve gruplar annelerin ve babaların yerini çoktan almıştı. Galiba, bu anlamda biz anne babalarımıza pek bağımlı da sayılmazdık, hep çevremizde bizlerle yaşıt, koşup oynayacağımız, ip atlayacağımız arkadaşlarımız oldu. Hatta o yüzden ebeveynler sıkıcı bile gelirdi.

Şimdi kendime bakıyorum da bir anne olarak, hani çok okumuşuz, çok biliyoruz ya, yaptığımız her boktan bir vicdan yapma noktasına getirip koymuşuz kendimizi. Çocuklarımızı dışarda kendi kendine bırakamıyoruz, hem oynayacak bir mahalle kalmadı hem de bol bol korkularımız ay yaşlı bir amca gelip de şeker verirse, sapığı var, arlısı, arsızı gibi triplerimiz var. Bunlar aslında aklımızda yarattığımız hayaletler falan da değil. Birkaç yıl önce Arap Emirlikleri gibi bir yerde, herkesin ortasında çocuklara yiyecekmiş gibi bakan, benim dikkat edip de uzaklaştırdığım gruptaki ve diğer herkesin gözü önünde donunu indiren adi, pislik, deli, manyağını da görmüş ve deneyimlemiş bulunuyorum.

Hadi o kısmı eledik haliyle, çocuklar artık daha ev içi canlıları bir yerde. Gidilecekse de bisikleti al, yiyecek bir şeyler hazırla, soğuk olursa falan diye ceket falan ayarla, su, meyve suyunu koy derken zaten insanın içi çıkıyor. Eskiden annem beni yallah diye bırakırdı kapının önüne, bu kadardı! Hala da hatırladığım en güzel anıları biriktirdim o mahalle arkadaşlığında ama şimdi bunu çocuğuma yapamıyorum.

Anne denilen mahlukata gelince…Sabah kalkar kalkmaz evde yapılacak, toplanacak, yıkanacak, yıkanmışsa asılacak, asılmışsa ütüye ayrılacak bin tane şey oluyor. Bu dönem içinde bir saniye bile yalnız kaldığında kendini koltuktan paraşütle aşağı göderecek, kablolarla ip atlayacak bir çocuk…Bir tek tv karşısında, o da şanslıysam şayet yarım saat s verilebiliyor. Ve deniyor ki tv kötü. Al sana kötü! Bütün bunlar olurken diyelim ki evde büyük çocuğunuz, zaten bütün enerji eve, yemeğe, küçüğe gitmiş mi, gece en az bir kere kalkılmış mı. 1 numara bilgisayar başında çok sevdiği bir programa takılmış, ona da ne diyorlar? Bilgisayar kötü!

Hmmm evet! Gün içinde kim ne derse desin tüm ana babaların evde sarıldıkları yegane oyalanacak şeyler televizyon ve bilgisayardır, belirteyim . Kim ne konuda kıçını yırtarsa yırtsın bunu değiştirme imkanı yok çünkü eskinin mahalle araları, bol çocuklu sokak keyifleri artık tarihin bir parçası olmuş. Bunun yerini alması gereken, çocukların her daim anne ve babanın başında tepinmesini engelleyecek yegane çözüm de bunlar, üzgünüm ama böyle. Bu iş bakıyorum da paparazzi programı seyredip de anketör tv karşısında soru sorduğunda ” Aaaa evet, paparazzi programları kaldırılmalı, halka hiç faydası yok, zaten ben hiçç tv izlemiyorum.” diyince onlara süper zeka olduğunu onaylattıran salaklığa dönüştü. Herkes ama herkes yapıyor ama laf konuşmaya geldi mi; ” Hımmm ben şahsen herşeyden önceye çocuğumun nitelikli zamanını düşünürüm ehem köhöm!” falan yapıyor.

Ben büyük kızım altıbuçuk aylık doğduğundan beridir evdeyim fakat bir yandan evde de olsam gördüğüm şu; Eğer çocuklarımı iyi besleyeceğim, evim her daim temiz ve derli toplu olsun diyorsan çocuklarınla geçireceğin vakti unut derim.

Evet! Ev kadını denilen ve yıllarca iğrenç derecede ayaklar altına alınmış vasıfsız işçiler ne yazık ki evlerine çok iyi bakmak zorundadırlar, yemekleri her daim hazır, sofraları çiçek gibi olmalıdır. Çünkü efendim ben çalışan kadınım eve ve çocuğuma vaktim olmuyor genelde gibi bir bahane yoktur. Bizler gibi sürekli sorumluluk peşinde koşan tipler için ise ev, yemek, temizlik, vücut bakımı gibi durumlar artık profesyonel iş hayatı yerine konulduğu için yapıldığında karşısına tick konulan ve her gün elenmesi icap eden görev kataloğuna dönüşmüşlerdir. Artık profesyonel ev kadını dönemi başlatılmıştır tarafımızdan. Höreyyyyy denmeli midir? Burası büyük bir soru işaretidir.

Bu ev kadınının tarifi şöyledir; her daim bakımlı, çocuklarının ödevlerinde her zaman yanında, kitap okuyan, yeni filmleri ve teknolojileri takip eden ama çok da iyi bir ahçı, dağınıklığa pisliğe ise kendi referansı olduğu için hiçççç tahammülü yok. Bu yeni versiyon, ha bir de tabi ki aklında olanların hiçbirini tamamlayamadığı için hep bir bölünmüşlük içinde sinir küpüne dönüşmüş ruh hastası…

Yine dönüp eskiye bakalım, hangimiz annelerimizin binbir çeşitte hazılradığı kek kurabiye enflasyonunda tıkınırken; ” Ayy şekerim selülitlerim çok fena azdı benim koca böyle kadından nefret eder, spor salonuna yazıldım.” diye konuştuğunu hatırlıyor? Hatta, bilakis biraraya gelindiğinde havada puaça tarifleri uçuşurdu. Şimdi bir de bunun tam tersini yapmaya uğraşıyoruz. Çünkü kilolu mutlu olamıyoruz. Sahi biz nasıl mutlu oluyoruz? Bunun cevabını bilen var mı?

Ben bu işin doğalına dönelim derim hep birlikte. Gerçekten! Alacaksın eline süpürgeni, yapacaksın puaçanı kekini, öyle kitapmış, filmmiş, çocuğunla nitelikli vakit geçirmekmiş falan atacaksın çöpe bütün bu olması gerekenlerin listesini, sen mutlu ben mutluuuuu!

>Sonuç?

>Sabaha 21 aylık veletin koltuğa bir golon su boşaltmasıyla başla, ileriki dakikalarda ütünün su akıtması eşliğinde atan sigortaları onarıp, ardından tekrar ütüyü fişe taktığında giden telefon bağlantısından sıçtığını anlayıp, üzerine bir de yanmış uydu alıcısını ekle.

Bitmedii! Bunların üzerine dün yapılmış iki aşının yan etkisinden dolayı bol huzursuz ağlama hallerini, yardım etmeye çalışan kadıncağızın suratına kapı çarpma alıştırmalarını, üzerine yemek, yine ve yeniden su, koltuk ayak aparatına birkaç damla süt (lacivert belirtilir), köpek müsvettesinin beyazlı kısımda bıraktığı kahverengimsi ve yağlı, koyu renklerde ise silme tüy yamalarını, saniyenin binde birine denk gelen bir zamanda mutfak tezgahına tırmanıp oradan da buzdolabına yapıştırılmış gerekli numaralarını çekiştirme çalışmalarını, üzerine çıkıp oturduğu masadaki kalemleri ve kağıtları binbeşyüz elli kez dağıtmasını ve arkadan sürekli bir dağınıklık toplama hallerini koy.

Yine bitmedi, bir de adet görme psikolojisi ile bu tüm olanların karesini çarp.

Bu arada yemek ne yapılacak diye düşün, ortalığı makinaya illa ki vur, yetmedi yerleri sil ama aynı anda ufaklığı mutlu etmeyi düşün, her yere yetemediğin için kız şimdi birde bakim kendine!

Eşittir, ağızda çiçek kafada huni.

Ütüye bakıldı, fatiha, uydu alıcısı mefta, bu akşama kadar özlemle beklenen ve videoya alınıp ancak izlenebilen Türkan’a veda…

>Agresif enerji

>Arap Emirlikleri’nin kurtuluşu bugün. Okullar, devlet daireleri Perşembe günü tatile girdi, alışveriş merkezleri herdaim açık ama dün akşam uyumak mümkün olmadı.

Ve şimdi yeniden bütün klaksonlar, kocaman bayrakları iki araba arasına koymuş insanlar sokaklarda. İnanılacak gibi değil gürültü, nasıl anlatsam bilmem ki, hani bizde evlenirler komvoy halinde arabaların düdüğüne basıp giderler ya da çok önemli bir devlet adamı geçiyordur, sirenler, ambulanslar ortalığı ayağa kaldırır, öyle işte. Saatlerce ama…

İşin açıkçasını söyleyeyim, ben buraya gelmeden önce yurt dışında yaşama tecrübesi yaşamadığım için bu tip olaylara hiç dikkat etmezdim. Sevincimiz bizim, işte atıyorum dinimiz bizim halleri hakimdi, hatta üzerinde kafa bile yormazdım bu konunun. Ne zaman ki başkasının ülkesinde yaşamaya başladım, sokaklara dökülen, avazı çıktığı kadar bağıran erkek kalabalığının ne kadar itici, ne kadar tırstırıcı ve yokedici bir enerji olduğunu anladım. Halbuki bu Türkiye’de her kazanılan futbol kupasında, evlenen bir konvoyun peşinde, beldeye gelen bir devlet adamının arabasının ve yalakalarının geçmesi esnasında hep yaşanmaz mıydı?

Tüm bu eylemlere bakıyorum da gördüğüm hep erkek enerjisi. Bunun hormonal açıklamaları var kuşkusuz, erkeklik hormonunun getirdiği bir savaşçı, agresif taraf baki ve bunu yadsımak, görmezden gelmek abesle iştigal olur ama kendi adıma hayal ettiğim dünyada ne din, ne spor, ne milliyet bahane edilerek sokaklara dökülüp gövde gösterileri yapılmıyor.

Bayram zamanlarında mesela, ezan ve dua sesleri öylesine açılıyor ki minicik bebeklerin bile o saatte uykuya gitmeye hakları yok, uyuyarlarsa da uyanıyorlar yazık. Cuma hakeza!

Hayatım boyunca gürültülü kapı kapayan insandan bile hazetmedim ki ben! Şimdi şimdi anlıyorum Türkiye ortamında yaşayıp da aman, yanlışlıkla(!) Türk olmayan insanların buna benzer hareketleri nasıl algıladıklarını. Ne kadar sıkıldıklarını. Ben artık kendi memleketimin bile bu hallerinden bile bunalıyorum.

Kısaca söylemek gerekirse hangi milletten, dinden, dilden insan olursa olsun yapılan çiğ, baskın, ben merkezci her türlü hareketten, yontulmamış sevincinden ve üzüntüsünden gına geçiriyorum. Duanı ediyorsan edersin kardeşim, akşam saura kalkacaksan davula ne gerek, saatini kur ve kalk! Futbolmuş, düğünmüş, kurtuluşmuş…bitmiyorrrrr!

ÖFF BEEEE!

>Çocuğunuzu Dinlemek…

>Benim bir huyum var, çocuklarımla beraber sürekli geçmişime dönüş yapıyorum. “Deja vu” dedikleri hani. Şimdilerde aklımda hep babamın omzuna kafamı yaslayıp sobalı salonda bir aşağı bir yukarı dolaştırılırken ağlamalarım geliyor mesela.

Ama bir yandan da hastaneye gitmeyi sallamak, bıçak kemiğe dayanana kadar beklemek gibi bir diğer huyum daha var. Ateş yoksa sorun yok mantığı… Boktan bir durum çünkü çocuğuna gelince iş, birisi; ” Bekle canım, bunlar hep olur!” dediğinde boğazını sıkma isteği de hortlayabiliyor. Karışık…Hem de çok.

Aslında iş kendine gelince doğrudur, çoğu hastalık kendi kendine düzeliyor. Duruma göre daha çok…

Mesela düşünüyorum da şimdi, bu kulak iltihabının tarihçesi aslında bayağı bir geçmişe uzandı Zo’da …Çocukçağız sağ kulağını tutup; ” Aci!” Türkçe meali ” Acıyor” diyordu bir haftayı aşkın süredir ama bunu söylemesinin akabinde bir yandan sekip bir yandan alevli çemberden atlarsa küçük bir insan yavrusu, ateş falan da yoksa böyle yanıltıyor ve zaman zaman bu ana babalık mesleği insana harakiri yapmanın aslında nasıl bir duygu olduğunu anlama alıştırmaları bile yaşatabiliyor.

Diyelim ki çocuğunuz gözünüzün önünde havalanarak düştü, o anın binde biri aklınızda yavaş çekime dönüşüyor ama yetişemiyorsunuz (Bu, benim ilkinde birkaç olayda yaşanmıştı ve uzun yıllar boyunca gece yattığımda kabus gibi üzerime çöktü, beyin sürekli bir şekilde aynı kareleri oynatıp durdu) ya da aynı evde olmanıza rağmen o an emanet ettiğiniz kişi koca da olur, yardımcınız, büyük çocuğunuzda, hiç fark etmez, bir hata yaptı ve ufaklık ağlamaktan katıldı değil mi? Hah! İşte o an çıkar bıçağı kendine sok, pardon ondan önce çevredekileri bir kılıçtan geçir, sonra kendine döndür olsun bitsin diyorsun, o derece.

Dediğim gibi, iki numara aralarda söylüyordu, biz de ” Aaaa! canımmm acıyor mu?!” gibi kabak bir soru sorup durumu unutuyorduk. Perşembe günü yardımcı yukarda ufaklık yanına gitti, bende alt katta çayımı koydum ve bir feryat figan. Bizimki normalde kafasını duvara toslar mesela, tık yok, kaldığı yerden devam, yani öyle aka boka ağlayan bir karakter de değil, etinden et kopuyorsa benim anında tansiyonum tepe yapıyor.

“Ne oldu?!!!!” Bebek katılıyor o sırada, benden terler boşalıyor. Kulak çubuğunu kulağına sokmuş!!! ” E, peki onu nasıl bulmuş?!!!” Yardımcı vermiş.

Şimdi bunu yardımcılar cehenneme gitsin diye yazmıyorum çünkü aynı kazmalıkları ana baba olarak hepimiz yapabiliyoruz. İnanın oluyor bunlar!

Zozo’yu sakinleştirdim ama kendime yazıyorum şimdi, ulan hayvan! hastane burnunun dibi mi? Dibi. Sigortan var mı? Var.

Sakinleşti ve koşturmaya başladı ya, tamam dedim herşey yolunda, zaten kulak çubuğuna da bakmışım, asayiş berkemal, kanama yok, içerde bir parça da kalmamış. Fakat o gün ilginç bir şey oldu, öğlen uykusundan ağlayarak uyandı, hatta aralarda rahatsızlık hissetti, akşam zor geçti ama ortada bir şey yok! Hala gitmiyorum hastaneye çünkü ateş de normal.

En sonunda Cumartesi sabaha karşı işler iyice kötüleşti, kulakta kan gelince acile…İçerde bir şey göremedi doktor fakat yine de işin kompetanı baksın, sabah sekizde gelip yürüyerek girin içeri, acilden giriş yapıyorsunuz beklemezsiniz, randevuya gerek yok dedi. Resepsiyondaki bekleme listesine alıyorum dedi. Haydaaaa! Aciliz falan dedik ama tuhaf yahu, bu işte bir karışıklık var. Neyse…

Bu sefer ablayı da alıp ma ailece gittik sabah sekize yirmi kala falan. Bir aile, ağzı burnu şişmiş bir bebek…Tamam, acil belli. Diğer bir adam, yürüyerek gelen hastaymış kendileri, ben ilk defa burada böyle bir şey duyuyorum. O yüzden orada olayı algılayana kadar epey bir süre geçti.

Benim adam kavga sevmez, ses yükseltmekten ve mücadeleden uzak durur, yani bazı zamanlarda tam tersim, kültür farkı daha çok belki de. Biz Türkiye’de söke söke almaya alışmışız ya hakkımızı, davranış gerçektende ortamla öğrenilen bir şey, öyle yetişmişiz. Zaten geç kalmışım, niye o kadar beklemişim diye kendimi boğmak üzereyim, en tehlikeli Amazon kıvamındayım, yani kısaca herkesi ısırabilme modundayım.

Koca gitti sabah sekiz için resepsiyon açılınca, arkadan acil diye düşündüğüm diğer adam kalktı, bizimki ona yer verdi, sanırım onlar daha acil olduklarını düşünüyorlardı tamam sorun değil, hadi dedim o da bebektir. Derken arkadan diğer adam çıktı, Allah’ım kabus gibi…Randevulu hastalar geldikçe onlar alınıyor biz kapıdan çevriliyoruz, bir kalkmışım yerimden, bizimki ” Dur gitme nereye?!” dedikçe daha da sinirlenerek resepsiyona…

” Bu nasıl bir acil hasta anlaşyışıdır!” diye parladım kadın ilk anlattıklarımı anlamadığında ve hafifçe sıkıldığını beyan ettiğinde. ” Ne kadar bekleyeceğiz peki?!” Bilemiyormuş kendisi! Yok ya! ” Bakın” dedim ” Ben tekrar baştan alayım, biz sabahın beşinde geldik, 20 aylık kızım kulağına çubuk soktu diyorum, kanama var ve acil servisinizde yeterli ekipman yok diye sabah bu saati beklemek zorunda kaldık, yürüyen hasta değil, aciliz diyorum!!!”

Oradan hiyerarşik olarak daha üst düzey olduğunu düşündüğüm bir bayan kalktı yerinden. Bir takım hastalar beni dinliyorlardı zaten. İçeri telefon açtı ” Hastanın ismi neydi?” diye bana sorduktan sonra ” Bu hastadan sonra O alınacak!” dedi. Teşekkür ettim, ayrıca söylediği yapılmış mı diye sonradan kontrole de geldi. Çaktırmadan ;)

Ufaklık zaten o kadar zamandır ızdıraptan harap olmuş, ilk defa o günün sabahı ağrı kesici yapılmış. Stresten babasının üzerine kustu, kulak anlaşılmak için kanırtıldı yine :(

Sağ kulakta birazcık iritasyon, üç güne kadar kapanır önemli değil dedi doktor. Kanama normalmiş ve üzerinde endişelenilmesi gereksizmiş, bu ortakulak iltihabında oradaki birikmişin dışarı akması esnasında görülürmüş ve hepimizde yaşanabilirmiş. Yani, kulağına çubuk sokmasa da olabilirmiş…

Antibiyotiğe bağlandık, kulağa damla günde üç kere, yedi gün. Hem lokalden, hem de ağızdan. Bu çocuk birincisi gibi değil, ne Calpol içiyor ne bir şey, direkt kusma. Bir dert aldı mı beni bu sefer nasıl olacak diye.

Neyse, bugün ikinci gün… Doktorların malum çalıştıkları ilaç şirketleri var, bir şey söyledin mi dört şeye ilaç yazılıyor. Ne kadar tüketim o kadar para akışı. Ağlamaktan içi çıkan bebeğe soğuk algınlığı için burun damlası, tam yağlı süt verildiği zaman ortaya çıkan alerjik reaksiyon için şurup, sabah acilden aldığımız fitile alternatif başka bir ağrı kesici ateş düşürücü (dönüşümlü kullanın denildi, öyle de yapıyorum)

Bunların içinde kullandığım, ağrı kesiciler (zorunlu kaldıkça), kulak damlası ve tabi ki antibiyotik (yoğurda karıştıyorum, bir kaşık, çilekli yoğurt oluyor, onu bile zor alıyor) Bugün öğlen sanki bütün enfeksiyon dışarı aktı fakat geceler çok zor geçiyor :( Sanırım bu akşama kadar üç gece ciddi derecede her saatte bir kalkmalar, ne yapacağını bilemeden ağlamalar, odadan odaya dolaşmalarla geçti hepimiz için.

Beraber yatmak bir kabus, bebek için ve anne baba için geçerli bir durum bu. Bizim yatak king size birde, yani o da mazeret falan değil. Zaman zaman iki yetişkin insanın bile aynı yatağı paylaşması uyku kalitesini olumsuz yönde etkilerken ciddi derecede tepişerek ve dört dönerek uyuyan bir varlığın ortada olması katlanılmaz etki yaratıyor.

Mesela üçüncü gece mi ne ben pes ettim ve yatağa getirdim, dün gece yalnızca bizim yatağa gelmek adına uyandı hanımefendi. İşin iyi yanı şu; bizlerle O da iyi uyuyamıyor. Kendi yatağı gibi dört dönüp yumuşak kenarlarla atlatamıyor durumu, ayağını atıyor babanın kafasına, ittiriliyor yeri gelince…

Bakalım bu gece bizi neler bekliyor?

>Bunun İsmi Zaferdir!!!!

>

Avrupa Komisyonu, biberonlarda plastiği sertleştirmek için kullanılan “Bisfenol A” maddesini yasakladı.

Biberonlardan bulaşan madde bebeklerin bağışıklık sistemini etkileyebiliyor

Gelecek yıldan itibaren uygulanacak yasağa göre BPA olarak da bilinen söz konusu madde, bebeklerin bağışıklık ve gelişim sistemini etkileyebiliyor, tümör gelişimine sebep olabiliyor.

Söz konusu maddeyi ilk yasaklayan Eylül ayında Kanada olmuştu.

Bisfenol A maddesinin sıcakla birleştiğinde kansere neden olduğu yolunda bilgiler gündeme gelince Kanada hükümeti, bu tür biberonların satışlarını yasaklamıştı.

Sağlığa zarar

BPA’nın kullanımı konusunda bir süredir kaygılar gündemdeydi, ABD’de altı üretici firma Amerikan pazarında sattıkları ürünlerde BPA maddesini kullanmayı bırakmıştı.

Ancak diğer pazarlarda hala Bisfenol A içeren ürünler satılıyordu.

Bisfenol A maddesi, plastik biberon, su bidonları ve daha birçok şeffaf plastik malzemede kullanılıyor.

Biberonlar, sert-sağlam su ve gıda kapları ve benzeri mutfak malzemelerinde de bulunuyor.

Avrupa Parlamentosu, Bisfenol A maddesinin yasaklanması için Haziran ayında çağrıda bulunmuştu.

Buna göre Avrupa Birliği üyesi ülkelerde Bisfenol A içeren biberon üretimi, gelecek yılın Mart ayından itibaren durdurulacak, satışı ve ihracatına da gelecek Haziran ayından itibaren tamamen son verilecek.

Türkiye’de Sağlık Bakanlığı, Temmuz ayında yaptığı açıklamada Bisfenol A maddesine ilişkin bilimsel verilerin, vatandaşların endişe etmelerini gerektirecek bir durum olmadığını gösterdiğini bildirmişti.

Bakanlık, Avrupa Birliği standartlarına uyulduğunu ve Bisfenol A ve benzeri maddelerle ilgili konuların 2005 yılında kurulan ‘Ulusal Kanser Danışma Kurulu’ tarafından Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı ve Amerikan FDA gibi uluslararası örgütlerle işbirliği içinde yakından takip edildiğini’ vurgulamıştı.

Evin kedisi’nin Notu: Yazı buradan alınmıştır, içim içime sığmamaktadır, sevgilerle blogger dünyası :)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.